Röportaj: Saghar Daeiri (Sanatçı)

İran, bir süredir çağdaş sanat dünyasının merceği altında. Contemporary Istanbul çağdaş sanat fuarı da geçtiğimiz yıl Tahran’ı odak noktasına alarak İran çağdaş sanatına yoğunlaşan bir program sunmuştu. Program, davet edilen galeri ve sanatçıların yanında düzenlenen konuşma ve panellerle zengin bir içerik sunmuştu.

İran çağdaş sanatında olumlu gelişmeler olsa da, halen İran’da süregelen yönetim şeklinin getirdiği sıkı kurallar ve yasaklar birçok sanatçıyı ve galeriyi yakından etkiliyor. 1985 Tahran doğumlu Saghar Daeiri de onlardan biri. Kendi ülkesinde “tehlikeli sanatçı” kategorisine koyulan Daeiri, yüksek lisans eğitimini tamamlamak ve sanatını icra edebilmek için 2012 yılında İstanbul‘a yerleşme kararı aldı. 5 yıldır İstanbul’da yaşayan sanatçıyla İran çağdaş sanat sahnesi, çok konuşulan “AVM” ve “Kafe” serileri, “Türkiye İran olur mu?” sorusu gibi birçok konu hakkında konuştuk.

1. Sanata olan ilginiz nasıl başladı? Bu ilgi nasıl eğitime dönüştü ve profesyonel bir sanatçı olmaya karar verdiniz?

Sanatçı ve entelektüel bir ailede doğdum. Babam ressam, radyo ve televizyon sunucusu ve yapımcısıydı. Çocukluğumdan beri etrafımda var olan her şeyi dikkatli bir biçimde gözlemlemeye alışığım. Hayat felsefem etrafımdaki objeleri, varlıklari ve insanların davranış biçimlerini gözlemlemek yoluyla oluştu. Her şeyin var oluş sebebini, neden ve sonuçlarını bir konu haline getirerek kendime görsel kompozisyonlar yaratırım. O yüzden lise döneminde mimarlık bölümünü bitirdikten sonra resim dalında okumaya karar verdim. Kafamdaki görsel senaryoları hayallerimle birleştirerek yaşadıklarımı -yani İran –Irak Savaşı’nın yarattığı talihsiz deneyimleri- ve bunların ortaya çıkardığı görselleri ancak resim ve görsel sanatlar aracılığıyla canlandırabileceğimi düşündüm. Üniversitede resim bölümünü birincilikle bitirerek mezun olduktan sonra yüksek lisans eğitimime aynı üniversitede devam edebilecek olmama rağmen beni mülakat esnasında “tehlikeli sanatçı” olarak değerlendirdiler ve sanat okullarının dini düşüncelerini ve koşullarını deldiğimi ileri sürdüler. Bu nedenle yüksek lisans eğitimimi İran’da yapmaktan vazgeçtim.

Mezun olur olmaz ilk olarak diploma projesi kapsamında ortaya çıkardığım “Tahran’ın Kafeleri” adlı seriyle birinci solo sergimi düzenledim. Bu bağlamda, geleneksel bir İslam toplumunda kafe ve kadınların kafe kültüründeki yerini inceledim ve yaklaşık 1.5 sene sonra da “Tahran’ın AVM’leri” serisini hazırladım. Bu yapıtlar çok katı ve sert bir yorum içeriyorlardı, bu nedenle hem sanat camiasının, hem de devletin ve halkın dikkatini çekmeye başladı.

Bugüne kadar İran’da 4 bireysel ve bir de özel sergim oldu. Modern çağ insanının gündelik alışkanlıklarıyla karşılaştığı ortamda sosyal konuları irdelemek benim için bir zevk. Bu bilinç pek tabii İran’nın toplumsal ve sanatsal altyapısını besleyebilir ancak şu anda İran’da var olan politikaya ters düşer. Bizim ülkede bir bilinç ve aydınlatma yaratmanın çok pahalıya mal olduğu herkesin malumu. İran’da sanat anlamında yapmak istediklerimi gerçekleştiremeyeceğimi gördüğüm için yüksek lisans eğitimi için İstanbul’a yerleşmeye karar verdim ve 2012 yılında İstanbul’a göç ettim.

2. İran’dan Türkiye’ye yerleşme sürecinizden bahsedebilir misiniz? Bu kararı alırken hangi konularda zorlandınız veya hangi konular sizi bu kararı almaya itti? Yapıtlarınızda Türkiye’ye göç etmenizin ne gibi bir etkisi oldu?

Türkiye, özellikle İstanbul, benim için hep uygun bir yaratım alanı simgesiydi. Sokakları, özgeçmişi, barındırdığı medeniyet ve herkesin methettiği, övdüğü estetik ve kültürel imgesiydi. Ancak İran’da yaşayan, İran’ın kültürünü ve uğradığı değişimi (devrim, savaş, İslam, aynı zamanda Cumhuriyet ve kraliyet deneyimleri olan ülkeyi) deneyimledikten sonra bu karara vardım. Türkiye’deki kültürel, siyasi ve toplumsal deneyimler ve uğradığı aşikar kontrastlar ve gittikçe artan bu çelişkiler benim için uygun bir zemin yarattı. Zengin malzemeleri ile İran’daki gibi toplumdaki çelişkiler ve açmazlarını deneyen bir sanatçı için ideal bir rota. Türkiye’deki çelişki çeşitliliği benim için olağanüstü bir sanatsal gözlem potansiyeli sayılır diyebilim. Ben isteyerek İstanbul’u seçtim, herhangi bir Avrupa veya Amerikan ülkesi yerine Orta Doğu’nun yetiştirdiği bir sanatçı olarak, bu bölgenin varlıkları, var olmayanları ve ulaşmak istedikleri idealleri yorumlayan bir sanatçı olmak istedim.

Neticede iki önemli vurguyu yapıtlarımda barındırıyorum. Birincisi, irdeleyen, acı söyleyen, groteski ön planda tutan bir dil, ki benim için çok önem taşıyor, çünkü ben çoğunlukla toplumsal meseleler, eksikler, kültürel boşluklar ve toplumsal alışkanlıklardan beslenirim. İkincisi, bu irdelenen meseleleri benimserim, düşüncelerimi bilinçaltımda saklı olan şahsi fikirlerimle harmanlayıp hayal kaynağımla yeni bir alan yaratıyorum. Benim ana vurgum insanların yüzleşmeleri; bu sorunlarla ve hatta kendi düşünce biçimleriyle karşılaşmalarıdır.

Türkiye’ye göç ettikten sonra bu iki boyutun dengesini tutturamadım ve yapıtlarım daha da kişisel olmaya başladı ve dolayısıyla daha az agresif olmaya başladılar. Bunu da Türkiye’de daha sakin yaşamama ve aynı anda daha yalnız ve göçmen şeklinde yaşama koşullarıma bağlıyorum. Ama gene de benim yapıtlarımda bu iki ana vurgunun birbirleriyle örtüştüklerini söyleyebilirim. Bunu sadece ideoloji ve yaşam biçiminin vermiş olduğu farklı yaratım alanına bağlıyorum. Çünkü yapıtlarım daha önce dediğim gibi tamamen deney üzerine ve belleğimde işleyen görseller, davranış biçimleri ve deneyimlerden etkilenen bir yaratım sürecinin sonucu. Dolayısıyla buraya gelmem ve farklı deneylerimin beslediği bir akışla İstanbul’u içime sindirmekteyim. Türkiye’deki toplumsal ve sosyal gidişat ve benim burada kalma sürem bu deneyimlerle güncelleniyor ve bir sanat yapıtına dönüşüyor. Başka bir deyişle, ben denediğim hayatla hesaplaşıyorum diyebiliriz. Anlık ve benim canımı acıtan her hatıra, toplumda yaşayamadıklarımla, hem kendi kuşağımın yaşadığı gibi gençliğimle, belleğimde var olan eksiklikler ve tutunamadığım şeylerle hesaplaşıyorum. Bu yüzden her yapıtın üretim sürecinde onla ilgili çevresel ve kişisel okuma ve yazışmalarım da olur.

3. İran’da katıldığınız ve küratörlüğünü üstlendiğiniz sergilerde birtakım zorluklar yaşadığınızı biliyoruz. İran’da bir sanatçı olmak, kadın sanatçı olmak, muhalif sanatçı olmak üzerine neler söyleyebilirsiniz?

Orta Doğu’da ve Doğu toplumlarında kadın olmak başlı başına birtakım kısıtlamalarla ön plana çıkıyor. İster Türkiye olsun ister İran veya Arap ülkeleri. Ancak buna benzer erkek egemen topluluklarda kadının kendini bir şekilde sosyal ortamda göstermesi, iş kadını, sanatçı, muhalif olması ve her türlü egemenliğin ana ilkelerini bozan davranış biçimlerinin tabusunu bozması zordur.

Tarihte kadınların, hele sanatçı kadınların var oluşu hep bir erkeğin sayesinde veya onun gölgesinde kalmakla genellenmiştir. Tüm Doğu toplumlarında biz ne yazık ki bu yükü sırtımızda taşıyoruz. Ben feminist değilim, tam tersine yapıtlarımda bir karşıt davranış biçimiyle dışa vurulmuş bir kadını imgelerim. Bu konuya şöyle açıklık getireyim. Ben İran’daki tüketen, tüketilen, bir tüketim objesi olarak değerlendirilen kadın ve daha sonraki resimlerimde çocukların imajını ironik bir şekilde yorumladım. Kadınların kültürel olarak sadece makyajla, anne olmakla, estetik ameliyatla, abartılı biçimde kendilerini toplumda göstermeleri, sadece baskıdan dolayı yüzlerinin gözükmesi ve bu nedenle sadece yüzleriye görünme çabasında oldukları ve bu şekilde göze çarpmaya çalıştıklarını göstermeye çalıştım.

Bu ince detay çok önemli. Baskıdan dolayı kadının insani davranışlarının nasıl yüz değiştirdiği ve İran’da devrimden sonra 40 seneye yakın bir zaman içerisinde kadının değerinin ve estetik algısının ne kadar abartılı biçimde değişmesi ana vurgum oldu. “Tahran’ın AVM’leri” sergisini ahlak polisi ve sivil polis bastı. “İran’da böyle bir halk görünümü yok, kadınlar böyle değil, senin çizdiğin kadın imajı tahrik edicidir, İslamiyet’e dokunur.” diyerek işlerime el koymaya çalıştılar. Fakat bir yandan da çizdiğim kadınlardan gözlerini alamıyorlardı ve çok seksi olduklarını söylüyorlardı. İktidarın inkar gücünün bu kadar güçlü olması ve aynı zamanda da aslında var olan şeyden hoşlandıkları ve onu bir topluma kendi elleriyle enjekte etmeleri hiç hoşuma gitmiyor tabii ki… Hükümet çerçevesi altında bir iş yapacaksanız mutlaka dini ve norm telakki edilen hiçbir şeyi bozamazsınız diye bir algı var, ister sanatçı ol ister bakkal.

4. Uzun yıllardır bu alanda çalışan ve üreten biri olarak, hem içerden hem dışardan İran çağdaş sanat sahnesini gözlemleme şansınız oldu. İran çağdaş sanat sahnesi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Baskı insanı yaratıcı yapar. Baskı insanı yeni arayışlara götürür, kaçış yolu denilen bir yöntem, hükümetin ilkelerini ve kırmızı çizgilerini bozmayacak şekilde hareket etmeyi çok iyi öğretir. İran sinemasında olduğu gibi görsel sanatta da aynı şey geçerlidir diyebilirim. Fakat ambargo esnasında İran fazlasıyla dış dünyaya kapandı, sanatçılar ve küratörlerin odak noktası ve rotası Dubai piyasasına yöneldi. Ancak bu şekilde dış dünyaya ve piyasaya açılabildiler. Ama tabii Türkiye’de de gözlemlediğim kadarıyla İran’da olduğu gibi daha çok Avrupa’ya yönelik işler yapılıyor.

Batı’nın İran ve diğer Orta Doğu ülkeleri için daha çok oryantalizme ağırlık verip, kültürel eksiklikleri ve o ezilmiş duyguyu yapıtlarında yakalama stratejiisi var. Ne kadar çok sefil ve zavallı olan bir imgeyi sunarsanız Batı’da o kadar çok dikkat çekerseniz. İran piyasasında da aynı şey yapılmak isteniyor. Bu bakımdan İran’ın sanat piyasasında Batı tarafından çok istenilen ve tercih edilen şey baskılar ve problemleri oryantalist bir biçimde ortaya koymak. Bu, Türkiye’de de genel olarak gözlemlediğim kadarıyla geçerli. Batı’nın 3. dünya ülke insanından isteği de bu. Hep 3. dünya ülkesinden gelişinizi bir şekilde anlatmak ve vurgulamak, ama tabii bu konu bir genellenme ve ben bir genel çerçeveden bahsediyorum.

5. İran’ın Amerika ile olan ambargosunun kalkması, son dönemde uluslararası arenadaki artan görünürlüğü sizce sanat sahnesini nasıl etkileyecek?

Aslında geniş bir açıdan bakılırsa bizim gibi ülkeler hep ambargodayız. Ambargo benim için bir kısıtlama, limit koyma ve baskıyı ifade ediyor. Psikolojik ve kültürel ambargo ve kısıtlamalar. Tarih boyunca sanatçılar ve entellektüel kesim dış ülkeler ya da ülkenin kendi iktidarı tarafından kısıtlanmıştır. Hangi ülke açılmaya çalışırsa sömürülür, ambargolanır veya bir ayaklanma ve devrimle yıkılır.

Ama spesifik olarak İran’a karşı Amerika ve Batı ülkeleri tarafından uygulanan ambargo, daha önce de dediğim gibi sanatçıların yaratıcılığını iyi şekilde etkiledi fakat İran’da sergi problemi var. Bu yaratıcılığı sergilemek için yer, çevre ve toplum yok. Sergiler, gazeteler, dergiler var ama kırmızı çizgiler de var, yaratıcılığı kısıtlayan çok faktör var. Gazeteci var yayınlanan mercii yok, açtığınız sergiler kapanıyor, şarkıcı var konserlere izin verilmiyor, sosyal medya var ama kapalı ve yasak, “tweet atmak” bile bir tutuklanma sebebi.

Ambargonun daha yeni kalkmasına rağmen İran’nın ekonomik durumu iyiye gidiyor. Petrolunu satmaya ve toparlanmaya başlamış ama sanat anlamında, benim şahsi fikrim, öyle bir parlaklık yok. Uzun zamandan sonra neo emperyalizmi denemeye açılan bir ülkeden bahsediyoruz. Sanat kavramını düşünce ve biçimsel olarak tabii ki de etkilemiş ama gazeteler, dergiler ve muhalif kısım gittikçe kötüye gidiyor diyebilirm. Ama tabii bunu tarih gösterecek. Hep değişen ve değiştirilen tarih. Çok ironik bir kısırdöngü, o yüzden net bir cevap vermek için henüz çok erken.

Ekran Resmi 2016-09-03 01.52.25Ekran Resmi 2016-09-03 01.52.32

6. Türkiye çağdaş sanat sahnesini de bir süredir yakından gözlemliyorsunuz. Buraya gelmeden önceki düşüncelerinizle şimdiki düşünceleriniz arasında bir fark var mı? Türkiye’ye geldikten sonra yaratım süreciniz de farklı bir şekilde etkilendi mi?

5 sene öncesine kadar Türkiye sanat piyasasını çok başarılı buluyordum, 1960’lara kadar uzanan ve ilk örnekleri olarak bildiğim Altan Gürman, Füsun Onur gibi ve günümüzde örnekleri olan Halil Altındere gibi sanatçıların yapıtları dikkatimi çekmişti hep. Halen de birçoğu öyledir. Özellikle insiyatifleri, kavramsal ve disiplinlerarası çalışmaları görünce Berlin’de yaygın olan çağdaş sanat anlayışının etkili olduğunu görüyorum.

Türkiye’de de İran’da olduğu gibi karışık bir ortam var. Cumhuriyet ve sonrasında yaşananlar ve son 10 sene içerisindeki gidişat aynı İran’daki gibi diyebilirim. Türkiye kendini yeniden tanımlıyor ve yeniliyor diye düşünüyorum. Bölgedeki politik zeminin, sosyo-ekonomik ve kültürel dengelerin değişimi, Türkiye’nin stratejik konumu, Doğu-Batı ikilemi, kimlik ve aidiyet sorunları, laik-Müslüman gibi oldukça fazla etkenin birarada olduğu bir bölgede yaşıyoruz. Bence bu nitelikler sanat için uygun zemin olarak değerlendirilebilir, ticari ve bağımsız niteliklerini içeren sanat anlayışı bu bölgenin müsait zemininden düşünce biçiminde çok iyi şekilde yararlanabilir. İran’da olduğu gibi son dönemde sanatın daha çok toplumsallaşması dikkatimi çekiyor. Sanatçılar bireysel sanat anlayışından öteye çıkıp daha çok toplumsal ve farkındalık içeren konulara odaklanmış durumdalar ve bence bu yaratıcılığı da peşinden getirecek. Ama ne kadar sergi kapasitesi var onu bilmem. Sergi kültürü, desteği vb. Ne yazık ki sanatçı için bir sergi mekanı lazım. Sanat piyasası ekonomik ve kültürel ikilemler ve zorluklarından etkilenir. Ben buraya geldikten sonra Türkiye’deki gidişatı fark edebiliyordum ve bu gidişat bana çok tanıdık geldi, İran’a çok benzettim. Herkese de söylüyordum, sanki 40 sene geri dönüp aynı şeyleri tekrardan yaşamaya başlamışım gibime geldi.

7. Eserlerinizde sıklıkla İranlı kadınların günlük yaşamlarından öğelere referans veriyorsunuz ve bunu yaparken de bazen şimşekleri üzerinize çekiyorsunuz. Bu noktada, yaratım sürecinizde etkilendiğiniz veya ilham aldığınız şeyler sizin de bir İranlı kadın olarak günlük yaşamınızı etkiliyor mu?

Evet ben İran’nın kadınlarını da çizdim, ama İran’nın kız okullarınıı, bebeklerini, İran’da medyanın etkisini ve çeşitli hayvani ve insani objeleri ele aldım. Daha önce de söylediğim gibi, canımı acıtan deneyler, görseller, hatıralar ve gündelik yaşamımdaki vakalar benim için bir sanat eseridir. Bazen yazı, resim, enstalasyon veya bir filme dönüşür. Ben toplumun yanı sıra kendimle hesaplaşıyorum. Böylece yaşadığım ortamın deneyimlerini kendi şahsi dünyamla harmanlıyorum. Benim ana vurgum yaşadığım alanın sosyolojik bir biçimde irdelemesidir. Müslüman bir ülkede kadınlığın soyolojik ve psikolojik varlığı, abartılı bir şekilde kendilerini dışa vurdukları dikkatimi çeker. Ben bunları resmederken hiçbir şekilde fotoğraf kaynağı kullanmam; eğer birebir çizseydim o zaman gazeteci olurdum. İran’ın okullarını, AVM’lerini ve kafelerini çizerken çok araştırdım. Benim isteğim gündelik ve çok sıradan bir alışkanlığa dönüşen norm ve kültüre kafa tutmak, onları seyiricinin yüzüne vurmak, insanların cesaret edemediği alışkanlıklara karşı farkındalık yaratmak. İran’ın kız okullarını çizdiğim sırada, çocukluğumuzdan beri alıştığımız Kur’an’dan ve hadislerden gelen mottoların okul duvarlarında yazılması dikkatimi çekti. Bunun üzerine bu yazıları resimsel bir farkındalık içeren biçimle çizdim; halbuki biz 40 senedir buna alışıyoruz ve beynimize sinsice işleyip yazılıyor. Çocukluğumuzdan beri mottolarla büyüdük ve vicdan azabıyla cenneti garanti etmeye çalıştık. “Eğer hicabın (kafanın üzerine örtülen örtü) olursa cenneti garanti edersin.” “Erkeğe gülersen solmuş çiçek gibi olursun.” gibi sonu olmayan, değiştirilmiş, sansürlenmiş, süslenmiş cümlelerle kafamıza işliyorlar.

Ben sergilerimde yüzleştirmeyi severim, insanların çekindiği, gizlediği, utandığı veya görmek istemediklerini vurgulamayı hedeflerim. Bu yüzden sergilerimde sadece resim değil müzik efektleriyle ambiyans yaratıyorum. Küçük bir toplumu tekrardan mecaz olarak simüle edip insanların yaşadığı hayali bir toplum yaratıyorum. Örneğin, AVM serilerinde rahatsız edecek şekilde ayakkabı topuğu sesini, gezgin, alışveriş hırsı olan bir kadının ayakkabı sesini absürt bir şekilde kullandım. Okullar serisinde devamlı bağıran bir müdür yardımcısı ve okuldaki kız öğrencilerin rahatsız edici seslerini müzikal biçimde yaptırdım. Tabii ki bu acı ve grotesk yorumla resimlerimin çoğunda karikatürü andıran kaba ve acı hissiyatı ile karşılaşıyorsunuz. Benim resimlerim atölyede resmin altında attığım imzayla bitmez, sergilerimdeki seyircinin yapıtlarla kurduğu o anki duygusal, acıklı, sinirli, nostaljik ve reaksiyon içeren bağla biter; işte o anda benim işim bitmiştir. İnsanları bellekleriyle, içlerinde saklı karakteriyle veya alıştığı gündelik kişi karekteriyle yüzleştirmek benim için önemli olan.

8. Türkiye çağdaş sanat sahnesinde beğendiğiniz ve takip ettiğiniz sanatçılar ve galeriler kimler?

Beş senedir birçok sanatçıyla tanıştım. Contemporary İstanbul ve ArtInternational gibi fuarlarda yüksek ve kitle sanatı yapan, ticarileşen veya tamamen insiyatif şeklinde bağımsız sanat yapan birçok kişiyle tanışma fırsatım oldu ve tabii her biri bana farklı perspektiflerden deneyim kazandırdı. Disiplinlerarası çalışan veya resim, figüratif resim, film gibi branşlarda eserler üreten sanatçılar arasında İnci Eviner, Ekin Saçlıoğlu, Ali Elmacı, Seçkin Pirim, Seda Hepsev ve Extramücadele’nin isimlerini söyleyebilirim.

9. Son dönemde hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz? Gündeminizde bu aralar neler var?

Buradaki çalışmalarıma paralel olarak İran’daki galerilerde bireysel veya karma sergi açma, hem de sergi küratörlüğü yapmak için etkin bir şekilde çalışmalarıma devam ediyorum. Yaklaşık 2 ay önce İran’daki lif sanatı ve lif malzemelerine ağırlık veren İran’ın 3 kuşağından seçilen sanatçıların eserlerini biraraya getirdiğim bir serginin küratörlüğünü üstlendim. Ne yazık ki bu sergi de dini ve siyasi nedenlerden dolayı açıldığı gün kapatıldı.

Yaklaşık 2.5 sene üzerinde çalıştığım “Göç ve Kültürel Kimliğin Lif Sanatına Etkisi” başlıklı yüksek lisans tezimde dünyanın göç eden lif kökenli ve lif malzemeleri kullanan sanatçılarının kimlik ve kültürel deneyimlerini ve yapıtlarındaki etkisini araştırdım. Bunun üzerine İran’daki sergiyi hazırladım. Kendi yapıtlarım ve serilerimin yanı sıra bu konuya bir süredir ağırlık vermekteyim. Bu projeyi Türkiye’deki sanatçılarıla birleştirip burada sergilemeyi hayal ediyorum.

Göç ve alan değiştirmek insanın kendi bulunduğu ve incelediği ortama daha geniş bir açıdan, objektif, düzgün ve irdeleyici bir şekilde bakmasına yol açıyor. Bunun için Türkiye’yi bu beş senelik zaman diliminde incelediğimi ve artık Türkiye ve İran arasındaki bu sosyo-kimlik ve kültürel çelişkileri yapıtlarımda yansıtmaya ve bu melez kimliğimi yapıtlarımda yorumlayabileceğime hazır olduğumu hissediyorum. İstanbul artık benim İran’daki deneyimlerimi ve gözlemlerimi İstanbul kalıbıyla göstermemi istiyor diyebilirim.

Ekran Resmi 2016-09-03 01.51.56

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s