Kültür sektöründe medya iletişimi: İki harften fazlası

*Bu yazı Istanbul Art News Nisan, 2018 Sayı: 51 Piyasa eki için yazılmıştır.

Türkiye’de kültür sektöründeki her alanda olduğu gibi medya iletişiminde de kapana kısılmış, aynı çemberin içinde dönen, ezbere işleri ve alışkanlıkları bozmak istemeyen bir durum söz konusu. Bununla ilgili ağıt yakmadan önce yine bu işin köküne inerek neden ve nasıllarına bakmak, durumu biraz daha geniş bir çerçeve içinden analiz etmek ve belki de buna çözüm önerileri getirmek gerek.

‘Kültür sektöründe medya iletişimi’ konusunu seçerken iki kere düşünmem gerekti. Hangi ‘sektör’ ve hangi ‘medya’ hakkında yazacaktım ki? Kamu nezdinde bir sektör olarak rüştünü ispat etmemiş ‘kültür-sanat’tan mı bahsetmeliyiz yoksa ben bu yazıyı yazmaya başladığımda ülkenin en büyük medya grubunun başka bir gruba satıldığı haberini aldığımız ve tutuklu gazeteciler konusunda dünyada birinciliği kimselere kaptırmayan ‘medya’dan mı?

 Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2017 yılı Temmuz ayında yayınladığı rapora göre 2016 yılında çıkan gazetelerin kültür ve sanata ayırdığı yer edebiyat/tarih, eğitim/sınav, kurumsal, kültür/turizm/tanıtım, spor, magazin/moda/alışveriş, kadın/ gençlik/çocuk, bilim/bilişim/teknik, fikir/sanat gibi kategorilerle birlikte yalnızca yüzde 6.5. Bu kategorilerin başlıkları da kendi içinde tartışmalı. Örneğin ‘kurumsal’ içerikler neyi ifade ediyor? Gazetelerde sayfalarca yer alan ‘futbol’ başka bir kategoride mi değerlendiriliyor? Eğer değilse sporun bu kategori içine girmesini neye bağlıyoruz? Turizm ve tanıtım (!) gibi kategorilerle birlikte anılan ‘kültür’ haberleri neleri içeriyor? Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın birlikte olmasından dolayı böyle bir kategori var herhalde. Ancak buradaki kültürün içine edebiyat, tarih vb. girmiyorsa bu kategorinin içeriği nedir? Ya da ‘fikir’ ile birlikte anılan ‘sanat’ kategorisindeki ‘fikir’ nedir? Fikir nasıl bir kategoridir? TÜİK tarafından hazırlanan aynı raporda ‘kültür/turizm/tanıtım’ başlıklı kategoride yayımlanan dergilerin oranı ise yüzde 7.5 olarak verilirken, ‘fikir/sanat’ yine kendini ‘diğer’ kategorisinde ekonomi/ticaret/finans, magazin/ moda/alışveriş, kadın/gençlik/çocuk, bilim/bilişim/teknik gibi konularla beraber yüzde 30’luk bir dilimde buluyor. Bu noktada elinizde tuttuğunuz bu yayının da hangi kategoriye ve dilime girdiğini tahmin etmenin zorluğu ve bunun rakamlarla ifade edildiğinde ne kadar önemli olduğunu söylememiz pek doğru olur. İşin radyo ve televizyon kısmına geldiğimizde ise RTÜK tarafından yapılan kategorizasyonlarda da farklı bir şey görmüyoruz. ‘Kültür programları’ kategorisi içinde belgeseller, bilgi-kültür yarışmaları, kültür-sanat programları, yaşam tarzı ve eğilimlerle ilgili yapılan programlar, sektör tanıtım programları ve gezi programları gibi alt başlıklar görüyoruz. Müzik programları, video klipler ve konser yayınları ise ‘eğlence’ kategorisine giriyor. ‘Kültür’ ve ‘eğlence’nin ayrıştığı o ince çizgide ise milli yas dönemlerinde iptal edilen konser ve festivalleri görebilirsiniz. RTÜK ‘kültür programları’ kategorisinin tanımını ise şöyle yapıyor: “Toplumun düşünce ve hayat şekline konu teşkil eden ve nesilden nesile aktarılan inanç, bilgi ve uygulamaların korunması, geliştirilmesi, yayılması ve zenginleştirilmesi amacıyla hazırlanan program türü.” Bu kategoride yer alan kültür-sanat programları ise şöyle tanımlanıyor: “Toplumun düşünce ve hayat şekline konu teşkil eden ve ne- silden nesile aktarılan inanç, bilgi ve uygulamalarının, kültürel ürünlerin ve güzellik, tasarım ile duygu aktarımlarının yansıtıldığı, tanıtıldığı ve sanatın her dalıyla ilgili güncel ya da tarihsel gelişmeleri anlatan program türü.” TÜİK ve RTÜK’ün internet sitelerinde radyo ve televizyondaki kültür-sanat içerikli programların oranı ile ilgili bir bilgi bulmak ise mümkün değil.

TÜİK ve RTÜK’ün bu tuhaf kategorizasyonlarını bir kenara bırakırsak gazete ve dergilerin binde birlerle ifade edilen kültür-sanat içerikleri üzerinden Türkiye’deki kültür sektöründe medya iletişimini ve bunun yansımalarını değerlendirmemiz kendi içinde oksimoron sonuçlar doğuracaktır. Geleneksel olarak yapılan basılı yayıncılığın tüm dünyada gerilediği, basılı gazete ve dergilerin her geçen gün kapandığı, tirajların düştüğü, ekiplerin küçüldüğü, kaynakların azaldığı bir noktada bu alandaki medya iletişimi hakkında yazmak da zorlu bir karar oldu. İşbu yazıda dijital medya ve onun bir parçası olan sosyal medyaya değinmeyeceğim. Zira o konu başka bir yazıyı ve daha ayrıntılı bir incelemeyi hak ediyor. Bu nedenle bu yazı ile kültür-sanat alanında gazete, dergi, televizyon ve radyo üzerinden geleneksel medya iletişimine odaklanacağım. Bunu yaparken de medyanın durumundan çok kurumların, markaların ve etkinliklerin bu alana bakış açıları üzerine bir analiz yapacağım. Bu noktada da sözü yine kültür-sanat alanında profesyonel olarak medya iletişimi yapan kişilere vereceğim.

Odaklı iletişim, özenli işler: kültür-sanat iletişimi ajansları

2014 yılında İKSV’den ayrıldıktan sonra iş aradığım bir dönemde yolum bir iletişim ajansıyla kesişmişti. Hiçbir zaman ajansta çalışmak istemememe rağmen bu ajansın kültür-sanat alanında işler yapan yeni bir müşterisi vardı ve bu müşteri ekipte kültür-sanat alanında uzman bir iletişimci istiyordu. Yaptığımız tüm görüşmelerde her türlü konuda anlaşmışken son görüşmede ajans başkanı bana bu müşteri dışında kalan vaktimde diğer müşterilere vakit ayırmam gerektiğini, en önemli ve büyük iki müşterisinin (müşterilerin önemi ve büyüklüğü ödedikleri paraya göre hesaplanıyordu) bir inşaat firması ile bir traktör firması olduğunu söylemişti. Bu noktada gerçekten anladım ki bu ‘iletişimci’lerin gözünde çağdaş sanat sergileri, müzik festivalleri, kültürel değişim programları düzenleyen bir kurum için iletişim yapmak ile bir inşaat firması için basın toplantısı düzenlemek veya bir traktör firması için basın bülteni yazmak arasında hiçbir fark yoktu. Ajans başkanına bu şekilde çalışmak istemeyeceğimi belirterek bu işi reddetmiştim. İşte bu noktada kültür-sanat odaklı iletişim yaparken bu işin uzmanlık ve tutku gerektirdiğini bilen insanların kurduğu ajanslar bu yazıya ve bana ilham veriyor.

Türkiye’de de kültür-sanat odaklı iletişim yapan ajanslar son yıllarda giderek arttı. 2012 yılında Zümrüt Burul ve İrem Tümer ortaklığında kurulan sinemadan tiyatroya, televizyondan güzel sanatlara kadar kültür-sanat sektörünün her alanında faaliyet gösteren bütünsel bir iletişim ajansı olan İletişim Deposu oyunculara iletişim danışmanlığıyla medya ilişkileri yönetimi sunmanın yanında kültür-sanat alanında birçok kurum, marka ve etkinliğe de müşterilerinin sektörün en güncel pratikleri konusunda haberdar olmasına önem verirken müşterilerinin üretim ve iletişimi arasındaki noktaları da birleştiriyor. Batuhan Zümrüt tarafından 2015 yılında kurulan ZB Medya & İletişim, film festivallerinden televizyon programlarına, müzik albümlerinden yayınevlerine birçok farkı alandaki kültür-sanat kurum ve etkinliğine iletişim danışmanlığı veriyor. 2003 yılında Banu K. Zeytinoğlu tarafından kurulan bkz. iletişim ise bu alanın en eski ajanslarından biri olarak kültür sektöründen edebiyat, tiyatro, sinema gibi farklı alanlarda Türkiye Yayıncılar Birliği, Hep Kitap, Ada Müzik, Dost- lar Tiyatrosu, Baba Sahne gibi birçok kurum ve markaya iletişim hizmeti veriyor. Tüm bu gelişmelere paralel olarak Birleşik Krallık’ta 2009 yılında kurulan kültür-sanat odaklı iletişim ajansı Flint de Türkiye’de kendine önemli bir yer edindi.

2009 yılında Londra’da iki ortak tarafından kurulan Flint şu anda Birleşik Krallık, Hindistan ve Türkiye ofisleriyle birçok kurum, kişi ve markaya hizmet veren bir iletişim ajansı. Ortakların ikisi de altyapı ve tecrübe olarak kültür-sanat alanında çalışmış ve sonrasında da yine bu alanda hizmet vermek üzere güçlerini birleştirmişler. Kurulduktan kısa bir süre sonra birçok bilinen, saygın kurumla çalışarak başarılı işlere imza atan Flint, Londra’dan sonra 2011’de bu alanda çok büyük bir potansiyeli olan Hindistan’da Delhi’de ilk ofislerini açıyor ve burada da aynı şekilde büyümeye devam ediyor. Geçtiğimiz yılın sonunda yine Hindistan’da bu sefer Mumbai’de bir ofis açan Flint’in İstanbul macerası ise 2013 yılında başladı. Flint, Hindistan’da India Art Fair’ın iletişim kampanyasını yürütürken fuarın ortakları İstanbul’da da bir sanat fuarı (ArtInternational) dü- zenlemek üzere çalışıyordu ve fuarın iletişim kampanyasını yürütmek üzere Flint ile anlaştılar. Fuarın ilk edisyonunun düzenlendiği 2013 yılında Flint, İstanbul’da ofis açarak faaliyete geçmiş oldu. Hikayenin bundan sonrası aslında Türkiye’nin siyasi ve ekonomik durumuna paralel olarak inişli ve çıkışlı ilerledi. Flint’in ilk yılları biraz kendisini tanıtarak, kültür-sanat iletişiminin neden ek bir iş gibi değil de bütçe ayrılarak, alanında uzman ekipler tarafından yürütülmesi gerektiğini anlatmaya çalışarak geçti. Bu süreçte Sakıp Sabancı Müzesi, Rampa, Pozitif gibi büyük kurumlarla proje bazlı çalışan Flint İstanbul ofisi son yıllarda ise farklı bir müşteri portföyü ile ilerliyor. Bu sektördeki girişimcilerin, iletişimin uzun vadeli ve bu alanda profesyonel insanlarla yürütülmesi gerektiğini görmesi, bu noktada farklı talep ve kaygılarla hareket etmek istemeleriyle Flint yeni ve farklı müşteriler kazandı. Şu anda Performistanbul, Mamut Art Project, Anna Laudel Contemporary gibi müşterilerle çalışan Flint geçtiğimiz aylarda İKSV ile de proje bazlı olarak anlaştı. Flint, İKSV tarafından düzenlenen 4. İstanbul Tasarım Bienali ve İKSV tarafından koordinasyonu yürütülen Venedik Mimarlık Bienali Türkiye Pavyonu’nun iletişimini üstleniyor. Çalıştıkları kurumların ihtiyaçlarına göre hizmet veren Flint’in iletişim hizmetinin kapsamı yurt içi ve yurt dışı basın iletişimi, marka yönetimi, stratejik iş birlikleri, projelere içerik oluşturmak ve etkinlik yönetimi gibi geniş bir yelpazede.

Önceki yıllarda kültür-sanat alanında birçok kurumda ve farklı pozisyonda çalışan ve hâlen Flint iletişim ajansında Türkiye Direktörü olarak çalışan Funda Küçükyılmaz, Türkiye’deki kapana kısılmış kültür-sanat medyasını ve bu noktada sundukları iletişimi ve hizmetleri şöyle değerlendiriyor: “Çok dar bir alana kısılmış durumdayız. İşimizin en zor kısımlarından biri bu diyebilirim. Sürekli aynı yayınlardan aynı kişilere içerik gönderiyoruz. Londra ofisindeki çalışma arkadaşlarıma bazen özeniyorum, hepsinin her alan için ayrı hazırlanmış sayfalarca basın listesi varken biz burada kılı kırk yarıyoruz. Bu, bence ciddi bir sorun. Kültür-sanat alanında iletişim yapalım diyorsak, bu alanın farklı kollarında yazı yazabilen yazarlara ve bunları yayınlayacak yayınlara ihtiyaç var. Çoğu gazete bitik durumda. Gazetelerin kültür-sanat editörlerine gönderdiğiniz çoğu e-postaya yanıt gelmiyor. Çünkü az insan, çok iş politikasıyla hiçbir şeye yetişemiyorlar ya da daha da kötüsü, sadece tepeden inme içerikleri giriyorlar. Aylık yayınlarda da durum pek farklı değil. Bu alanda çalışan çok az aylık yayın var. Bu nedenle ‘lifestyle’ dediğimiz daha aktüel yayınlara kayıyoruz çoğu zaman. Dijital mecralar biraz daha rahatlatıyor bizi ama tabii ki onlar da yeterli değil.”

Küçükyılmaz bu noktada çalıştıkları kurumların vizyonları ile örtüşmenin öneminden de şöyle bahsediyor: “Performistanbul, Mamut Art Project ve Anna Laudel Contemporary’nin kurucuları projeleri için en önemli yatırımın iletişim olduğunu ve bunu alanında uzman kişilerle birlikte yürütmeleri gerektiğini yolun en başından beri bilen ve buna göre ilerleyen; alanlarında öncü diyebileceğimiz girişimciler. Flint her şeyden önce sadece kültür-sanat sektöründe uzmanlaşmış bir ajans ve bu bizi birbirinden farklı alanlarda projeler ve firmalarla çalışan iletişim ajanslarından ayıran en büyük fark. Tüm ofislerimizde alanında tecrübeli, yetenekli ve kültür-sanat sektörüne hâkim kişilerle çalışıyoruz ve en önemlisi işlerini severek, tutkuyla yapan takımlar oluşturmaya özen gösteriyoruz. Kültür-sanat sektörü derken aslında sadece galeri ve müzelerden bahsetmiyoruz; çalıştığımız projeler bu alanda açılan gastronomiyi de içine katan mekânlar, tasarım ve mimari projeleri, kültürel miras gibi geniş bir yelpazeye yayılıyor. Buna paralel olarak da ekibimizde çalışanlar farklı dallarda uzmanlaşarak ilerliyor. Mesela tasarım ve mimari projelerinde çalışan ekiple görsel sanatlara yönelik çalışan ekibimiz farklı. Bu geniş perspektifteki uluslararası tecrübe Flint’i ayrıştıran en önemli özelliklerden.” Özellikle Türkiye’deki birçok kültür-sanat kurumunun geleneksel anlamda hizmet veren büyük ajanslarla çalıştıklarında gerekli özenin gösterilmemesinden ve vakit ayrılmamasından şikayetçi olduğunu belirten Küçükyılmaz: “Kendi kişisel gözlemimden yola çıkarak söyleyebilirim ki ben aslında ajanslardan korkan ve bir ajansta çalışmaktan çekinen biriydim ama Flint ile birlikte gördüm ki bu alanda farklı bir çalışma modeli mümkün. Flint kaba tabiriyle ajans denince akla geldiği gibi her işe atlayan bir kurum değil. Verdiği hizmetin değerini ve kalitesini düşürecek adım atmıyor ve çalıştığı projelerin sayısına orantılı bir şekilde ekibini büyütüyor. Bu, pek görmeye alışık olmadığımız, hem çalışan olarak bizim hem de hizmet verdiğimiz kurumlar için fark yaratan bir durum.” Flint’in doğduğu Birleşik Krallık’ta uzun süredir sadece kültür-sanat alanında çalışan iletişim ajansları var ve buna paralel olarak gelişmiş bir yayıncılık anlayışı var. Ayrıca yine kültürel iletişim sektörünün bugüne gelmesinde rol oynayan önemli dinamikler var. Bunun başında da ülke yönetiminin stratejik bir şekilde uyguladığı yaratıcı endüstriler politikası geliyor. Bunun neticesi olarak Birleşik Krallık’ta kültür-sanat üretimleri arttı, kişisel girişimler teşvik edildi ve bugün kültür endüstrisinin geldiği noktada ona paralel gelişen ihtiyaçları karşılamak ve daha iyiye götürmek üzere sadece bu alana yönelik yayınlar ve iletişim ajansları sektörde önemli bir yere sahip oldu.

Geçtiğimiz yıllarda alana giren ama şimdiden birçok müşteriyle doğru iletişim kampanyaları geliştiren zu’nun kurucu ortaklarından Uğur Yüksel ajansın kuruluş hikayesini sektörün ihtiyaç ve şikayetlerine bir cevap olarak görüyor: “zu’nun kuruluşu bizimkinden çok, sinema sektörü başta olmak üzere güncel sanat, edebiyat ve müzik dünyasından arkadaşlarımızın şikayetleri ve önerileriyle şekillendi diyebiliriz. Kişiselde de birlikteliğimizde de yaptıklarımızın sinema, kültür ve sanat sektöründe bir ihtiyaç olduğunu bize de fark ettirmiş olmalarıyla yani… Tam o dönemde Yeşim Ustaoğlu yeni filmi ‘Tereddüt’ için benimle görüşmek istediğinde yolun başlangıcının bu olduğunu hissettik ve güçlerimizi birleştirerek zu’yu kurduk. Sevdiğimiz şeyleri yaparak, sevdiğimiz projeler ve insanlarla birlikte olarak, samimiyetten ve iyilikten uzaklaşmadan, hayata daha çok katarak ilerlemek ve yaşama devam etmek isteğiydi en büyük amacımız. !f İstanbul’u yıllardır bu duyguyla yaptık mesela. Yeşim Ustaoğlu ile ‘Tereddüt’ projesinde birlikte çalışmak, o dönem, filmin medyada yer aldığı tartışmalara da bakınca, bu amaca ikinci bir projeyle de yaklaşabildiğimizin kanıtı oldu. Sonra devamı da geldi. Nilipek ile hem basın iletişimi ve menajerlik, Cemal Toktaş ve Nergis Öztürk’ün kurdukları Taşra Kabare tiyatrosu ve mekanının tüm basın iletişimi, Mamut Art Project 2017 edisyonu, Uluslararası Boğaziçi Film Festivali, ‘Kar’ ve ‘Sarı Sıcak’ film- leri derken Eis Ten Polin, Nejat Dimili ve Ediz Hafızoğlu’nun albümleri, Can Evgin’in ‘Paul Mccartney 1985’ isimli videosuna kadar pek çok farklı alandan projenin basın iletişimini yaptık. Şu anda da Yeşim Ustaoğlu ve Nilipek’in kişisel basın iletişimlerinin yanı sıra Emre Akay’ın çekimleri bu yaz gerçekleşecek filmi ‘Av’ın iletişimini yürütüyoruz.” Yüksel’e çalıştıkları kurum ve markalara ‘kültür-sanat odaklı iletişim’ hizmeti verirken geleneksel iletişim ajanslarından nasıl ayrıştıklarını ve ku- rumların veya kişilerin onları özellikle tercih etme sebeplerini sorduğumda şöyle cevaplıyor: “Aldığımız yorumlar ve işlerimizin sonuçlarına baktığımız- da bunun ilk yanıtının projeyi sahip- lenmemiz olduğunu söyleyebilirim. Şu ana kadar yaptığımız seçimler ya da çeşitli referanslardan duyarak bize ulaşan kişilere ve kurumlara baktığımızda bunun doğru bir yanıt olabileceğini düşünüyorum. Çalıştığımız her iş bizim yazdığımız, çektiğimiz, filmin oyuncu seçimine, albümün ya da kita- bın kapağına, hatta sosyal medya gör- sellerine kadar bizim karar verdiğimiz, kendi ürettiğimiz bir işmiş gibi oldu. Sırf bunun için projenin doğum anından başlamayı tercih ediyoruz; daha çok sahiplenebilmek, işin içeriğini yaratmak ve özümsemek, sunuma giden kurgusunu yaparken bunu aşkıyla ve eleştirisiyle yapabilmek için… Bir de, kuruluş aşamasındayken en sık konuştuğumuz şeylerden biri de, ‘müşteri’yle ‘arkadaş olup olmamak’tı. Sistemin bize öğrettiği şekilde çalışıp ‘profesyonel’ mi olacaktık yoksa kendimiz olup amatör ruhla devam mı edecektik? Bugüne kadar ikimizin de getirdiği pek çok deneyim, işlerimizi hiçbir zaman işten ibaret görmeyip çalışanlarla arkadaş da olabileceğimiz, gerekirse aileye dönüşebileceğimiz alanlar yarattığımızı gösteriyordu. Özellikle !f İstanbul bunun en somut örneğiydi. Ve zamanla gördük ki arkadaş olmak, aileye dönüşebilmek bizim kaçamayacağımız bir şeydi ve çalıştığımız insanların en büyük ihtiyacı da buydu. Ve sonrasında basın ve sosyal medya iletişiminden çıkarak gösterimler, festivaller, imza günleri, konserlerde bir ekip olarak görünmeye, iş bittiğinde bile görüşmeye, kimi zaman da bir sonraki projenin doğum anında birlikte olarak da hayata devam ettiğimizi gördük. Bu da güven ve sevgiyi taşıdı böylece, tüm projelerimiz boyunca.”

2012 yılında kurulan İletişim Deposu’nun kurucularından Zümrüt Burul ise yine bu alandaki eksikliği fark ettiklerini ve bununla birlikte önemli bir boşluğu doldurduklarını söylüyor: “İletişim Deposu olarak sinemadan tiyatroya, televizyondan güzel sanatlara kadar kültür sektörünün her alanında prestijli ve popüler projelerin PR çalışmalarını yürütüyoruz. 2007 yılında sinema filmlerinin PR çalışmalarına başladığım dönemde özellikle ‘arthouse’ filmler için herhangi bir iletişim stratejisi geliştirilmiyor, tanıtım anlamında herhangi bir çaba sarf edilmiyordu. Biz o senelerde her film için farklı bir tanıtım stratejisinin geliştirilmesinin gerekliliğini, farklı projelerde yapımcılar ve yönetmenlerle çalışarak ortaya koyduk. Birkaç sene içinde aslında Türkiye’de gişe filmleri dışındaki filmlerin de kendi hedef kitlelerine ulaşması için kendi kimliklerine uygun tanıtım çalışmalarının yapılması gerektiği anlaşıldı. Bir süre sonra festival filmi olsun veya olmasın her filmin yapımcısı ya da yönetmeni kendi tanıtımı için çalışmaya başladı ve film yapımında tanıtım da önemli bir başlık haline gelmeye başladı. İletişim Deposu’nun biraz da olsa bu yola katkıda bulunmasından dolayı mutluyuz. Seyfi Teoman’ın ‘Tatil Kitabı’ ile başladığımız yolculuk, 50’nin üstünde sinema filmi, televizyon ve kültür sanat alanında farklı birçok çalışmayla devam ediyor.” Zümrüt Burul bu noktada belirli bir konuya ve alana odaklanmış bir iletişim ajansı olarak diğer ajanslardan farklılaşmalarını ise çalıştıkları kişi ve kurumlarla birebir ve projenin ruhuna uygun çalışmaya bağlıyor: “Öncelikle çalıştığımız alanda uzmanlaşmamız kurum ve markaları bizi tercih etmeye yönlendiriyor. Bir de çalışacağımız her projenin kendi ruhuna uygun ve birbirinden farklı çalışma stratejileri geliştirmeyi seviyoruz. Elimizdeki proje; film, dizi, sergi ne olursa olsun hepsinin yolunun farklı olduğuna inanıyoruz. Kurumların ve kişilerin her birinin kendilerine özgü talepleri ve ihtiyaçları oluyor. Öncelikle onların bu taleplerini beraber değerlendirip en doğru planı çıkarmayı çalışıyoruz. Burada da en önemli nokta çalışacağımız kurumlar ve kişilerle doğru iletişim kurmak. Butik bir ajans olduğumuz için projelere dahil olduğumuz an aslında birebir çalışmaya başlanıyor.” Hem İletişim Deposu hem de zu özellikle sinema alanındaki iletişim çalışmalarının daha film çekilmeden önce başlaması gerektiğinin özellikle altını çiziyor. Burul bunu şöyle ifade ediyor: “Sinema alanında değerlendirdiğimizde, bizim işimiz senaryonun bittiği aşamada başlıyor. Bu aşamada dahil olmak bizim için en ideal nokta ve gelişmiş sinema endüstrilerinde sistem bu şekilde çalışıyor. Ama genelde Türkiye’de PR çalışmaları filmlerin çekimleri bittiğinde ya da vizyona girmeden hemen önce akıllara geliyor. Çekim öncesi çalışmaya başladığımız projelerde PR için gerekli her türlü görüntü ya da fotoğrafın sette alınmasını sağlamaya çalışıyoruz. Belirlediğimiz genel PR stratejisini çekim öncesi, çekim sırasında ve sonrasında olmak üzere bölümlendirip takvime yerleştiriyoruz. Her aşamada nasıl bir çalışma yürüteceğimiz öncesinden belli oluyor. Hatta senaryo üstünden hangi sahnelere ihtiyacımız olacağını bile belirliyoruz. O yüzden set sırasında çekilen fotoğraflar ve görüntüler bizim için çok önemli oluyor. Eğer set sırasında bu çalışmalar yapılmadıysa tanıtımda da birçok konu eksik kalıyor. Sonrasında da filmin afiş çalışmasından, fragmanın netleştirilmesine kadar tanıtım malzemesi olacak her konuya dâhil olmayı tercih ediyor, yapımcılara da bunu öneriyoruz. Filmin hedef kitlesini de kurgusu tamamladığında hep beraber oturup belirliyoruz. Sinema sanatı bu konuda PR ekibine de çok geniş bir ufuk açıyor ve çalışma alanı sağlıyor.”

Zümrüt Burul, Türkiye’de gitgide daralan kültür-sanat basınını ve bu alandaki üretimleri de yaratıcı fikirlerin çıkması için bir neden olarak görüyor: “Özellikle bu konu bizim en büyük eksikliğimiz ne yazık ki. Yabancı basına dönüp baktığımızda kültür-sanat basının ne kadar farklı işlediğini ve önem sırasında ne kadar yukarda olduğunu görüyoruz. Türkiye’de genel olarak basında uzmanlaşma kalmadığı için bizim gibi kültür-sanat odaklı iletişim üstüne çalışan ajansların ne yazık ki alanları daraltılıyor. Bu açıdan baktığımızda da aslında her bastırılan ya da daraltılan alandan çok daha fazla yaratıcı fikirler çıkıyor. Kısıtlamalar, yaratıcılığın kamçısı olabiliyor.”

İletişimi içerde yürütmek: Ekipler, gö- revler, ihtiyaçlar

Medya iletişiminin yürütülmesi için bir diğer alternatif de ihtiyaca göre kurumun içinde bu konuda uzmanlaşmış bir ekibin veya kişinin olması ve bu konuya odaklı olarak çalışması. Bu noktada bahsedilebilecek en iyi örneklerden biri ise İKSV. Vakıf kurulduğu günden bu yana medya ile güçlü ilişkiler içinde. Burada kurumun iletişim stratejisi ve ona paralel olarak geliştirilen medya stratejisi büyük bir önem taşıyor. İKSV’de uzun yıllardır Medya İletişimi Direktörü olarak çalışan Ayşe Bulutgil bu durumu şöyle değerlendiriyor: “İKSV uzun yıllardır medya iletişimini kurum içinde gerçekleştiriyor. İletişimi kurum içinden yapmanın en önemli artılarından biri iletişim için çalışan ekiplerin kültür-sanat iletişiminde uzmanlaşarak ve vakfın farklı yönlerine hakim olarak iletişim çalışmalarını yürütmesine imkan tanıması.”

“İKSV’de iletişim ekipleri, festival ve bienal ekipleriyle çok yakın çalışarak, tüm yıla yayılan iletişim stratejilerini oluşturuyor. Her sene gerçekleştirilen uluslararası festival ve bienallerin, tüm seneye yayılan Salon İKSV’yle birlikte sene boyunca İKSV’nin düzenlediği tüm etkinliklerin iletişimini bu ekipler üstleniyor. Ayrıca Kültür Politikaları Çalışmaları, teşvik amaçlı gerçekleş- tirilen ödül/yarışma ve programlar, uluslararası temsil projeleri, Lale Kart Programı, İKSV Kültür Sanat Kart, İKSV Galaları, kısaca İKSV’nin yer aldığı tüm etkinlikler bunu kapsıyor. Elbette tüm seneye yayılan, oldukça yoğun temposu olan bir çalışma. Sanıyorum tek olumsuz yanı bu çalışmalarımızın neredeyse hiç ara vermeden yılın 365 gününe yayılıyor olması. Kurum içinde ilgili tüm ekiplerle çok yakın çalışırken medya mensupları, sanatçılar, sponsor kurumlar ve seyircilerin de aralarında olduğu pek çok farklı paydaşla iletişimde olmak gerekiyor. Çok hızlı tempoyla çok dinamik ve pek çok değişkeni göz önüne alarak iletişim çalışmalarını yönetmek gerekiyor. Festivallerin, etkinliklerin hızla değişen dinamiğinde iletişim gibi çok önemli bir konunun kurum içinden yönetilmesi önemli. İletişimin vakıf içi gelişmeleri yakından takip edip anında müdahale edebilen, etkinlik iletişimlerini bir arada yaparken bir sinerji yaratabilen, kültür-sanat alanına odaklanan bir ekip tarafından yapılmasının çok fazla avantajı var. Basın kuruluşlarının temsilcileriyle kurulan yakın ilişkilerden, kültür-sanat alanındaki birikimimizin sürekli olarak beslenmesine birçok farklı olumlu yönünü gözlemliyoruz bu yöntemin. Buna ek olarak fotoğraf ve video gibi görsel içeriğin büyük bölümünü de içerideki ekiplerimiz hazırlıyor. Böylece yılların tecrübesiyle hızlı hareket edebiliyoruz. 46 yıllık bir vakıfız, çok zengin arşivlerimiz var ve bu birikime içeriden hakim ekiplerle çalışarak arşivlerimizi en iyi şekilde değerlendirebiliyoruz. İletişimin kurum içinden yapılmasının aynı zamanda samimi bir dilin yaratılmasına ve İKSV’nin büyük bir ‘aile’ gibi algılanmasına da katkı sağladığını da düşünüyorum.”

İKSV daha önce de bahsettiğimiz gibi özellikle İstanbul Bienali, İstanbul Tasarım Bienali ve Venedik Bienali Türkiye Pavyonu gibi etkinlikleri için yurt dışı iletişimini kültür-sanat alanında uzmanlaşan iletişim ajanslarıyla birlikte yürütüyor. Bulutgil bunun uluslararası arenada onlara daha büyük bir alan ve güçlü bir ağ olanağı tanıdığının altını çiziyor ve bunun özellikle ihtiyaç duyulan ‘dış göz’ için de önemli olduğunu söylüyor: “İKSV’nin medya ilişkileri ekibi olarak yıl boyunca düzenlenen bütün ekinliklerin hem ulusal hem de uluslararası medyadaki iletişiminden sorumluyuz. Yıl boyunca etkinliklerin hem operasyonel işleriyle ilgileniyoruz hem de iletişim stratejilerini belirleyip medya planları oluşturuyoruz. İletişim stratejimiz kapsamında özellikle İstanbul Bienali, İstanbul Tasarım Bienali ve Venedik Bienali Türkiye Pavyonu gibi uluslararası medyada yoğun olarak iletişimi yapılan etkinliklerimiz için uluslararası bir iletişim ajansından destek almak, uluslararası arenada daha güçlü bir iletişim ağına ulaşmamızı ve yalnızca uluslararası iletişime odaklanan ekiplerin uzmanlığından yararlanmamızı sağlıyor. Uluslararası iletişim ajanslarıyla çalışmanın bir diğer faydası da bu ajansların aynı alandan farklı kurumlarla çalışıyor olmasının getirdiği objektif bakış açısı. İKSV yıllar içerisinde her etkinlik özelinde geniş birer uluslararası basın ağı geliştirmiş olsa dahi uluslararası ajansların sahip olduğu kontakların çeşitliliği ve yazarlarla her an doğrudan iletişimde olmaları basına daha etkin bir şekilde ulaşabilmemizi sağlıyor. Medya İlişkileri ekibi olarak etkinlik programımızın yoğunluğu ve diğer lojistik sebeplerden ötürü bulunamayacağımız dünyanın farklı kentlerinde düzenlenen önemli etkinliklere katılarak hedefimiz olan gazetecilerle ve fikir önderleriyle birebir temas kurabilmeleri bizim için önem taşıyor. Ayrıca İKSV’nin düzenlediği etkinliklere ve genel olarak Türkiye’ye dışarıdan bir gözle bakabilmeleri de iletişim stratejilerimizi oluştururken fayda sağlıyor. Son olarak farklı anadilleri olan ajans çalışanlarıyla çalışmak da metinlerimiz için avantaj sağlıyor.”

Türkiye’de geleneksel medyada kültür-sanat içeriklerine ayrılan yerlerin azlığı; bu alanda uzman yayınların, yayıncıların, editörlerin, yazarların giderek azalması alandaki tüm kurum ve kişileri farklı şeyler denemeye, yeni içerik modelleri ve çalışmaları geliştirmeye ve stratejilerini dönüştürmeye itiyor. İKSV de bu noktada tabir-i caizse yeni cin fikirlerle sahneye çıkıyor. İKSV’nin geçtiğimiz yıl T24 ile hayata geçirdiği içerik iş birliği de tam olarak bu kapsamda örnek bir vaka olarak tanımlanabilir. Bulutgil bu iş birliğini şöyle anlatıyor: “Bienallerin iletişimi festivallerden biraz daha farklı oluyor. Küratörün duyurusuyla başlayan ve neredeyse 1,5 yıla ulaşan bir sürece yayılıyor iletişim çalışmaları. Sergilerin açılmasıyla daha fazla içeriğe odaklanan bir iletişim yapabiliyorsunuz ancak açılış öncesinde kavramsal çerçeveye dair bir algı oluşturabilmek de büyük önem taşıyor. Biz de geçtiğimiz yıl 15. İstanbul Bienali’nin “İyi Bir Komşu” başlığının uyandırdığı fikirler, görüşlerin paylaşabileceği bir platform yaratmak istedik. Bu hayalle, farklı alanlardan isimlere yazarak ‘iyi bir komşu’ kavramının onlarda uyandırdığı hisleri, düşünceleri aktarmalarını rica ettik. Bu farklı sesleri aktarmak adına, farklı seslere yer veren yayın politikasıyla T24 de en doğru mecra oldu. Bu iş birliğimizden çok memnunuz. Bu çalışma aracılığıyla hem erişimimizi genişlettik hem de içeriğimizi çeşitlendirerek bienalin kavramsal çerçevesinin daha geniş bir çevrede düşünce üretimine katkıda bulunmasını sağladık. Bienalde ‘iyi bir komşu’ temasına uygun komşuluk kavramının etrafında aralarında yazar, akademisyen, şehir planlamacısı, sosyolog, psikanalist, aktivist, avukat, küratörlerin olduğu yerli ve yabancı 38 fikir önderi projeye katkı sağladı. Hem farklı seslere alan açıldı. Aynı anda da tema etrafındaki tartışma çok zenginleşti. Benzer bir çalışmayı yine T24’le, şimdi de İstanbul Caz Festivali’nin 25. yılı vesilesiyle, ‘Caz ve Dahası’ başlığıyla, yine farklı alanlardan isimlerin Türkiye’de ve dünyada caz müzikle ilgili yazdığı yazılara yer vererek yapıyoruz.” Bulutgil, bu fikirlerin gelişmesine zemin hazırlayan şeyi de aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu kapana kısılmışlığa bağlıyor: “Türkiye’de kültür-sanat haberlerine ayrılan yerler gitgide azalıyor maalesef. Özellikle de dijital ve sosyal medyanın da güç kazandığı son yıllarda yeni alanlar, mecralar yaratmak önemli. Biz de kültür-sanat haberlerinin farklı alanlarda farklı içeriklerle yer almasını sağlıyoruz. İçeriğimiz çok fazla ve renkli, bunları klasik ajanda haberlerinin yanı sıra yaratıcı formatlarla farklı mecralardan dağıl- masını sağlayarak daha geniş kitlelere ulaşmaya çalışıyoruz.”

Koyulmayan hedefler, hesaplanmayan bütçeler ve ihtiyaç duyulmayan ekipler

Kültür yönetimi içinde barındırdığı iki kavramın belki de birbirine bu kadar zıt ama bir o kadar da birbirini kapsaması gereken bir kavram. Bu noktada kültür endüstrisinde çalışan herkesin kaçmaya çalıştığı ‘yönetim’in en temel noktalarından biri olan iletişim bu sektörde faaliyet gösteren tüm kurum ve markaların da korkulu rüyası denilebilir. Bu nedenle kültür sektöründeki birçok kurum, marka ve etkinlikte özellikle medya iletişimi konusu bir muamma.

Ya bunu kurum içinde yönetecek bir ekip veya bir kişi olur ya da bu alanda çalışan bir iletişim ajansı ile anlaşılır. Ve yine o ajansla ilişkileri ve iletişimi yürütmek de ya kurum içinde çalışan ve uzmanlığı ‘iletişim’ olan bir kişinin görevi olur ya da birinin yan işlerinden biri bu olur. Bu noktada ise kültür sektörü iletişim stratejisi, planlaması ve uygulanması konusunda yine sınıfta kalır. Koyulmayan hedefler, hesaplanmayan bütçeler, göz ardı edilen uzmanlıklar, gerek görülmeyen ekipler, bu alanda neredeyse tüm kurumların DNA’sında var. Ancak bunun yanında paylaşılması gereken güzel örnekler, ortaya çıkan yeni işbirlikleri, kapana kısılmışlığın sonucu olarak hayata geçen ve ilham veren projeler, bu alana adım atan ve emin adımlarla ilerleyen girişimler de var.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s