kültür.limited 2023 yılı sonunda 8 yıllık yayın hayatını sonlandırmıştır. Site, bir arşiv işlevi görmesi için açık bırakılmıştır.

Galerist’te yeni sergi: ‘True Love Leaves No Traces’

10 Şubat 2022

Galerist, 8 Şubat – 19 Mart 2022 tarihleri arasında küratörlüğünü Burcu Fikretoğlu’nun üstlendiği ‘True Love Leaves No Traces’ başlıklı grup sergisine ev sahipliği yapıyor.

Sergiye adını veren Leonard Cohen şiiri, aynı zaman ve mekânda birlikte var olmanın yollarını tahayyül edemediğimiz için kendimize oynadığımız bütünleşme oyununun, bir olma arzusunun yeniden düşünülmesi için bir davettir. ‘Gerçek aşk iz bırakmaz / Sen ve ben bir olursak / Sarılmalarımızdan geriye hiçbir şey kalmaz’ dizeleri serginin her durağında bu fantezinin ardındaki boşlukların izini sürer.

Sergi, konukseverlik sorusu ve sorununu dilden düşmediği haliyle bir örf, adet, mülkiyet ekseninde veya hiyerarşi ilişkisi bağlamında değil; aksine, izinsiz ve beklenmeden geleni; koşulsuzca, beraberinde getirdiği bütün risklerle, bırakacağı bütün izlerle kabul etmenin yollarını araştırmaktadır. Yabancı olanın, bilinmezin dokunuşuna izin vermenin temelini oluşturduğu bir yaklaşımı, birlikte var olmanın tek yolu olarak tartışmaktadır.

Anri Sala’nın bir viyolayı ortak mekan olarak paylaşan ‘If and Only If’ başlıklı videosunun iki aktörü müzisyen ve salyangoz arasındaki ütopik ilişki, serginin omurgasını oluşturan çıkış noktalarındandır. Bu dualite, sergi boyunca farklı yüzeylerde, başka ilişkiler ya da ilişkisizlikler üzerinden tartışılmaya devam ediyor. Claire Denis’nin Jean Luc Nancy’nin otobiyografik metni ‘L’Intrus’den ilhamla yönettiği aynı adlı filminde, kalp nakli geçirmesi gereken bir adamın kendisiyle, kalbi; evi; başkaları ve geçmişi arasında kurmaya çabaladığı ve başarısızlıkla sonuçlanan diyaloğunda; Silva Bingaz’ın mesafeleri ve yan yanalıkları arasında dolaştığı insan ve doğa tanımlarında ve Necla Rüzgar’ın canlı varlıkların birbiri içinde dağılan sınırlarında görülüyor. Ellerinin bir uzantısı gibi tuttuğu kuş tüyleriyle Kiki Smith’in ‘Kız’ başlıklı heykeli ve Kostis Velonis’in asla gerçekleşemeyecek çifti Apollon ve Dafni, bu dualitenin farklı katmanlarını aralıyor.

Hale Tenger’in ‘True Love Leaves No Traces’ sergisi için ürettiği yerleştirmesinde ipek kumaşlardan kübik bir form yer alıyor. Bu kübün içinde aşağıya doğru süzülüp tekrar havalanan kumaşın sonsuz döngüsüne Leonard Cohen’in ‘Happens to the Heart’ adlı şarkısından alıntılanan bir melodi eşlik ediyor. Belirli aralıklarla tekrar eden melodi ve kumaşların hareketi, göğüs kafesinde hapsolmuş bir kalbin pompalama makinası olarak rutinini ve maruziyetini anımsatırken, aynı zamanda muğlaklığın ağırlığını, hayaller ve hayal kırıklıkları arasındaki döngüyü, geçirgen bir hareketlilik ve hafiflik önerisiyle düşündürüyor ve eserin içine yerleştiği mekanın mümkün bütün mesafelerine, sunduğu bir aradalık ihtimallerine dair sorular soruyor.

Savaş sonrası atölyesinin yıkıntısıyla başbaşa kalmış Lucio Fontana’nın merkezde yer aldığı eseriyle Alfredo Jaar, hafızası tahribe uğrayan bir kentten geriye ne kaldığını, bu izlerden ve boşluklardan hareketle ortaya koyarak, nelerin nasıl yeniden kurulabileceği üzerine düşünüyor. Stefania Strouza’nın mekana yayılarak meteoritlere gönderme yapan seramik heykelleri, bu defa hakimi olduğumuz yanılgısında olmadığımız; bizatihi parçası olduğumuz evrenin sürekli olarak izin almadan parçalandığını, bölündüğünü ve dağıldığını hatırlatıyor.

Ariana Papademetropoulos’un batık mobilyaları ev ve kapalılık düşüncesinden hareketle, ‘ile-olmak’ fikriyle nasıl bir temas kurulabileceğine odaklanırken; Ismene King, paylaşılmış bir varoluşun, ikamet edilen evin ötesinde, dünyada nasıl bir ortak mevcudiyete tercüme edilebileceği sorusunu, dünyanın izlerini bir sofraya taşıyan enstalasyonundaki amorf seramik heykeller üzerinden tartışıyor.

Özellikle yakın zamanda yaşamımıza yeni biçimlerde dahil olan, yüzeylerdeki mikroskobik kalıntıların bedenleri, nesneleri, dünyayı ve hatta ötesini birbirine bağlı ve maruz kıldığı düşüncesi, dokunmayla kurduğumuz ilişkiyi hala yeniden tanımlamaya devam ediyor ve gözle göremediğimiz varlıkların canlı ve cansız nesnelerle birlikteliğimizi ve sosyal varoluşumuzu derinden değiştirmiş olması; geçirgenliğimizi, savunmasızlığımızı ve duyarlılığımızı belki de hiç olmadığı kadar fark etmemizi sağlıyor. Ötekiyle bütün olma, sınırsızlanma, sonsuzluğu kapsama, mesafeyi ortadan kaldırma arzusunu bu eksende yeniden düşünmeye davet eden sergi, tenin sınırı olduğu varsayılan bedenden yola çıkarak, içerisi ve dışarısı düşüncelerini farklı düzeylerde yeniden tartışmaya açıyor.

‘True Love Leaves No Traces’, yokluk, varlık, imge ve dokunsallık kavramları üzerine devam eden bir araştırmanın son durağı olarak 2019’da SIGNS ile başlayan bir dizi serginin üçüncü buluşmasıdır.